Kendin Olabilmek
Hayatımın en kafası karışık dönemini geçirmiş bulunuyorum şu son 2 ay itibariyle. Vizelerden tutun histerik kıskançlıklarla, kararsızlıklarla, başarısızlıklarla ve en önemlisi umutla dolu son 2 ay. Her başarısızlıkla umudun azaldığı, azalan umut ile bilrikte hırslanmak, hırslanınca verilen mantıksız kararlar ile dolu bir 2 ay.
Renkli, Orjinal ve Bir Tavsiye
Yanlış hatırlamıyorsam CNBC-E kanalının sloganıydı Renkli, Orjinal. Bunu kullanarak ne kadar orjinal olduğum tartışılabilir ama eleştireceğim şeylerden daha masumane bir esinlenme olduğunu savunuyorum. Hepimizin örnek aldığı, esinlendiği, kendisine idol seçtiği kişiler vardır. Bunu inkar edemem. Kişinin erken karakter oluşumunda bu söz ettiğim esinlenmelerin önemi büyüktür. Küçükken kendisine Polat Alemdar'ı örnek almış olan birisinden büyüdüğü vakit hümanist bir yaşam sürmesini beklemek hayalciliktir. Yada başka bir tabirle ahmaklıktır. Şahsen ben kendime hep John Lennon'u örnek almıştım. Ne kadar ona benziyorum bilemem elbette. Kabul etmeliyim ki insanlar değişir. Bununla ilgili görüşlerimi ¨Değişim¨ isimli yazımda ifade etmiştim. Okumayanlar için özetlemem gerekirse insanların değişimine inanmam ben. İstisnalar kaideyi bozmaz. Elbette değişen veya benim yanlış tanıdığım kişiler olabilir ama çok iyi tanıdığımı, sokak tabiriyle ciğerini bildiğim, insanların değiştim diyerek sahte karakterlere bürünmesi veya onları taklit etmesi bana zavallılık olarak geliyor. Kendi geçmişi ile yüzleşmeden başkalarını eleştirmek ise sadece komik.
Dalpi 2 Yaşında
Dalpi Blog başlıktan da anladığınız gibi 2 yaşında. Bu iki sene içinde blog çeşitli değişikliklere uğradı. Özünde kültür sanat blogu olarak başlamıştım. Sonra yoğun bir şekilde kişisel tarza döndü. Tabii o zamanlar yazdıklarımı o zamanın şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Lise stresi, sınav stresi, üniversite stresi derken oldukça stresli işlere imza attığımı kabul ediyorum. Eleştiri hayatta yapmayı en çok sevdiğim iştir. O yüzden yazıların hepsinde eleştiri var. Gerçi bu eleştiriler yüzünden tehdit edildiğim günler oldu. Hiçbirisini asla ciddiye almadım. Ama bir biber gazı da aldım. Ne olur ne olmaz diye. Sonra radyo programları çıktı. Çok iyi bir ortak ile beraber altından kalkabiliyoruz bu işin. Gerçekten de arkadaşlarım olmasaydı bu blog gene olurdu belki ama aynısı mı olurdu bilemiyorum.
2009 yılının Haziran ayında izlediğim ¨Almost Famous¨ adlı film ile başladım bu yazı yazma olayına. Filmde 14 yaşında olan bir çocuğun Rolling Stone dergisine yazı yazması anlatılıyordu. Gerçekten beni etkilemişti bu film. Utku ile konuşup onun sitesinde yazıp yazamayacağımı sormuştum. Sağolsun kabul etmişti ama bu beni değil onu zorlamıştı. Saçma sapan cümleler ile uğraşması gerekiyordu. Gerçekten de hatırladıkça gülüyorum bu duruma.
Bu yazıyı yazmanın asıl amacı ise bu blogun oluşmasını sağlayanlara bir teşekkür niteliği. Öncelikle bana yazı yazma güveni veren, sitesinde ilk yazılarımı yazmamı sağlayan, tüm teknik konularda bana yardım eden ve neredeyse her gün benim kahrımı çeken arkadaşım Utku'ya; değerli radyo ortağım, fikirleri olmadan ne yapacağımı bilemediğim Buğra'ya, blog işini bitirmeye karar verdiğim vakit beni fikrimden vazgeçiren Türkiye'nin en tanınan blogger'ı olan Her Boku Bilen Adam'a, Dalpi ismini bana öneren değerli arkadaşım, yaşanmamış hayallerin adamı olan Cihan'a ve bana her konuda destek olan, yazılarım ve yayınlarım hakkında bana olumlu, olumsuz tüm eleştiri yapan başta Berat, Kaan, Eylül, Özge, Okan, Bilal, Cem ve Güzide başta olmak üzere adını burada yazamadığım ama yazmak istediğim tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Dalpi.Org artık her konuda (Spor da dahil olmak üzere) yazılarıyla sizinle birlikte olacak. Hepinize teşekkürler.
Tehdit
Blog işine başladığım zaman tehdit edilmeye hazır olduğumu düşünüyordum. Ama beni kim neden tehdit edecek ki diye soruyordum kendime. Sonuçta kültür-sanat hakkında yazı yazacaktım. Pink Floyd'un Dark Side Of The Moon albümünün en iyi şarkısı Time'dır deresem eğer Money severler tarafından ölüm tehditleri almazdım elbette. Bu kadar fanatik bir okuyucu kitlem yoktu. Sonra işler değişti. Blog kültür-sanat rotasından çıktı. Kişisel bir site olma yoluna girdi. Açıkçası kültür-sanat işini kotaramadım. Yapabileceğimi düşündüm ama kendimi tekrar etmekten korktum. Blogun rotasını kişisel tarza yönelttim. Böylece her türlü konuda yazma özgürlüğüm olacaktı. Ama unuttuğum bir nokta vardı. İnsanların en azından benim kadar anlayışlı olduklarını düşünüyordum.
Bob Ross
Bir çoğumuz Bob Ross'u tanıyoruz aslında. Bonus kafalı ressam dersek hepimizin aklına kendisi gelir zaten. Koyduğum resimde muhtemelen TRT'de yaklaşık 100 defa yayınlanmış bir bölüme aittir büyük bir ihtimalle. Burada benim amacım sizlere Bob Ross'u tanıtmak değil zaten. İstesemde tanıtamam zaten. Söyleyebileceğim tek şey Bob Ross'un kendi tekniğini geliştirmiş olan çok başarılı bir ressam olduğudur. Peki ben bu yazıda ne yazacağım? Bob Ross başlığı altında Bob Ross'u tanıtmayacaksam ne yapacağım? Cevap basit. Bob Ross hepimizin Televizyonda uzun yıllar boyunca gördüğümüz bir şahıs. Bu yıllarda neler değişti acaba kendimde onu merak ediyorum. Bu yazı aslında bir özeleştiri, bir feryat, bir kendini rahatlarma ve tatmin. Anlayacağınız bu yazının konusu ben Bob Ross sadece kullandığım bir yargı. Zaten konu ben olmasaydı ¨Kişisel¨ kategorisine yazmazdım bu yazıyı.
Boğaz, Kömür, Para ve Sinir
İstanbul güzel şehir. Sadece boğazı yeter İstanbul'un insanı bütün dertlerden uzaklaştırmaya. Ne yazık ki bazen insanı asıl dertlendiren İstanbul oluyor. Doğrusunu söylemek gerekirse İstanbul'da yaşayan tipler oluyor çoğu zaman bu dertlerin sebebi. Bu insanların nerelerde yaşadıklarını biliyorsunuz elbette yada nasıl olduklarını. O yüzden burada tek tek yazmaya gerek yok. Sonuçta herkesin bildiği şeyleri yazarsam insanlar beni neden okusun ki?
Okulum (10. Sınıf)
Hayatımın en kötü senesi bitmişti. Dinlenmek istiyordum. Ama 9. Sınıfta bize göstermedikleri Kimya'dan kalmıştım. Sınıfı geçmiştim ama o dersi vermek istiyordum. Malum ÖSS için önemliydi bu notlar (Bunu söyleyen ben miyim?)
Bunu neden anlattım? Kimya sınavına girdiğim gün ileride çok yakın arkadaşım olacak olan birisiyle o gün tanıştım. Bu olay daha sonra okulumda geçireceğim üç seneyi benim için hem daha anlamlı, hemde daha eğlenceli bir hale getirecekti. Nereden bilebilirdik ki? O gün kavganın eşiğinden dönmemize rağmen ilerde çok iyi arkadaş olacaktık.
Berbat bir yaz geçirdiğim söylenemezdi. Eski okulumdan bir arkadaşım ile yazlığım çok yakındı. Bir yaz resmen onunla beraber geçti. Dinlenmiştim. Bir sonraki seneye hazırdım. Yada ben öyle düşünüyordum. Eğitim sistemimiz bir kere daha beni yalancı çıkarmıştı.
10. sınıf başlamıştı işte. Sınıfımdan neredeyse kimseyi tanımıyordum. Aynı serviste olduğum iki çocuk, sınav günü az daha kavga edeceğim çocuk, sınıftan da şansıma bana en çok gıcık olanlar ile aynı sınıfa düşmüştüm. Sorun değil diye geçirdim içimden. Zaten okuldan nefret ediyordum. Ha arkadaşlarım var ha yok. Pek farketmezdi benim için.
Ancak her şey beklediğimden de kötü gidiyordu. Sınıfta popüler olmak isterdim elbette. Sene başında da bunu düşünüyordum. Ama biraz benim salaklığım, birazda sınıfın önyargısı yüzünden sınıfın şamar oğlanı gibi olmuştum. Zaten ilk gün belliydi böyle olacağı. Sınıfın şirinlik muskası olan bir arkadaşımız ilk gün kafama çanta fırlatmıştı. Onu asla affetmedim bu olay yüzünden. Eğer neden aramam gerekseydi hepsinden nefret etmem gerekirdi. Bir tanesi fazla beyazdı, başka biri de fazla siyah, biri rap müzik dinlerdi, diğeri ise derslerine fazla çalışırdı. Nefret etmem için çok sebeb vardı. Zaten 10.Sınıfta hepsinden nefret ediyordum. Şımarık gibi gelmişlerdi bana.
Eskiden aynı sınıfta benle olan birisi bana sürekli zengin piçi diyordu. Öyle sırtlan birisiydi ki sırtıma yumruk atar sonrada dostuz değil mi derdi. Diğerleri benden borç alır sonra ödemezdi. Benden aldıkları para ile McDonalds'a gideni mi arardınız yada alem yapmaya gideni mi. Beni çağırmaya zahmet etmedikleri yerler için benden para isterlerdi. Sonra da nefret ederlerdi benden. Ekonomik faktörler yüzünden de olabilir. Babam 1 senede bütün borçlarımızı ödemişti. Ama hayatından da 5 sene geçmişti. Haftanın 4-5 günü nöbet tutmuştu 1 sene. Düzlüğe çıkmıştık.
Borç isteme olayı 9.Sınıfta da vardı. Ama bu sene bu durum iyice sinirime dokunuyordu. Geçen senekileri sevmezdim. Beraber olmak istemezdim. Bunlar ile beraber olmak istiyordum ama olmuyordu işte. Zaten bir çoğu derslerde başarılıydı.
Böyle anlatınca inek sınıfı gibi geliyoruz kulağa. Ama sınıfta itliğin kitabını yazmış olanlarda vardı. Asıl onların popüler olması canımı sıkıyordu benim. O sırtlan eleman, kara çocuk, beyaz çocuk... Hepsinin kötü davranışları vardı. Onların yanında temiz aile çocuğu kalıyordum ben. Ama yinede terbiyesiz muamelesi görüyordum. Kendimi onlardan soyutlamak için kendimi iyice müziğe verdim.
Bambaşka şeyler keşfettim. Bambaşka türler, gruplar. Onlardan çok fazla müzik dinlerdim zaten. Ama bu durumu çok çok fazlaya taşıdım. Benle dalga geçenleri müzik konusunda eziyordum. Bundan zevk alıyordum. Aptala yatıyordum. Onları önemsemediğimi böyle ifade ediyordum. Sonuç yine aynı oldu. Kimse ciddiye almadı beni. Lise bitene kadar da böyle devam etti. Beyni olmadığını düşündüklerim kadar bile ciddiye alınmıyordum. Onları ciddiye alan kimdi peki?
İkinci dönem ile birlikte davranışlarımı düzeltmeye başladım biraz. 1-2 arkadaşım olmuştu bile. Annem okul-aile birliğine girmişti. Bu demekti ki yönetimde arkamdaydı. Bu durum milletin benle arasını iyi tutmaya çalışmasını beraberinde getirdi. Yine annem sayesinde yırtmıştım.
Öğretmenler ile aramı iyi tutmaya çalışıyordum ilk başta. Geneli iyi insanlardı. Özellikle İngilizce Hocamı çok seviyordum. Tek başarılı dersim olması yüzünden de ingilizce dersine yükleniyordum. Zamanla hocalar ile tartışmaya başladım. Matematikten ve kimyadan bir nebze hocalarım yüzünden soğudum. O insanlar görevlerini kağıt üstünde yerine getiriyorlardı. Sadece dersi işliyorlardı. Dersleri sevdirmiyorlardı. Hatta kendi karakterleri ve davranışlarındaki tutarsızlıklar yüzünden öğrencileri derslerinden soğutuyorlardı. Bununla ilgili bir denetleme mekanizması olmaması yüzünden bu lafların hepsi havada kalıyordu. Çünkü dersler işleniyordu.
Bize bağırarak ve gözümüzü korkutarak, bize hakaret ederek bizi yola getirmeye çalışan sınıf hocamız, 4 sene boyunca hiç bir işe yaramamış rehberlik servisimiz ve diğerleri ile okulun bize destek olduğu söylenemezdi.
Düşündümde arkadaşlarımı zebani olarak görmüşüm. Belki benim onları yanlış tanımam veya onlara kendimi yanlış tanıtmam sonucunda bir senemi boşa kaybetmişim arkadaşlar bakımından. En büyük pişmanlıklarımdan birisidir 10. Sınıf. Kendi hatalarım yüzünden bir çok şey kaybettiğim bir senedir çünkü o. 9.Sınıfta eskiden aynı okulda olduğum bir gerizekalının benim hakkında sınıfa kötü şeyler anlatması yüzünden insanların gözünde kötüydüm. Bu sene ise kendi egom ve hatalarım yüzünden... İşin komik yanı 9. Sınıftaki o kız benle iyi arkadaş olduğumuzu 5 sene boyunca aynı okulda okuduğumuzu anlatıyordu. Her neyse. lise hayatımda düzeltebileceğim tek bir şey olsaydı ben 10.Sınıfı seçerdim. 1-2 senelik düzeltme çabalarım ise bir nebze sonuç verdi. Hocalar ile aram ise yine hüsrandı...
Okulum (9.Sınıf)
Bu sene lise sonunda bitti. Bende içimde kalanları, hislerimi, öğrenciyken söylenemeyecek şeyleri burada yazmaya karar verdim. Böylece başımı derde sokamam sanırım. Her ne kadar kızgın ve kırgın bir şekilde okulumdan ayrılmış olsamda Okulumun imajını kötü etkilememek için eleştirdiğim kişilerin isimlerini rastgele harfler ile sembolize edeceğim.
9.Sınıf hayatımda geçirdiğim en kötü zamanlardan birisiydi. Gerek ailemin ekonomisinin bozulması. Gerek ¨arkadaşlarım.¨ Gerek Şişli Terakki'den bu okula gelmiş olmanın verdiği moral bozukluğu.
Açıkçası attan inip eşşeğe binmek durumuna düşmüştüm. Hatta dürüst olmak gerekirse attan inip yolda yürürken araba çarpmıştı bana. Rezil bir okul gibi hissetmiştim. Ama inadım yüzünden ayrılmadım. Hatta ailem demişti bana. ¨oğlum istersen bahçelievler anadolu lisesine git.¨ Ama inatçıydım. Reddettim. Kendi kazandığım okula gitmek istiyordum. Şöyle bir sorunda vardı. Bahçelievler Anadolu Lisesi¨ Anafen'den çok öğrenci almıştı. Bende onlar ile çok anlaşamıyordum. Bu okulda devam etmemin asıl nedeni buydu.
Öncelikle okulun kaynakları kısıtlıydı. Bahçe ¨oturmamıza yarayan bölge¨ kadardı. Düz liseler ve süper liseler vardı. Bu zavallılarda kendi bastırılmış egolarını bize kötü davranarak tatmin ediyorlardı. Söz söyliyemiyorduk. Yada kendi adıma söyleyeyim ben söyleyemiyordum. İnsanlar tarafından ilk görüldüğü andan itibaren dalga geçilen biriyim ben.
Hoca kadrosu ise iki yüzlü, kıskanç, çıkarcı insanlardan oluşuyordu. İki gün önce bana pislik gibi davranan hocalar; babamın doktor olduğunu öğrendikten sonra bana ilah gibi davranmıştı. Bu durum beni oldukça güldürüyordu. Kayıt olurken o kadar övdükleri okulları beni tatmin etmekten uzak bir durumdaydı. Hatta okuldan nefret ediyordum. Hocaların yetersiz olduğunu düşünüyordum.
Arkadaşlarım ise kesinlikle kötüydü. Beni anlamaktan uzaktılar. Onlara göre ben hayal aleminde yaşıyordum. O sınıftan 1-2 kişi hariç etrafımda kimse yoktu. Gerçekleri söylediğim zaman ise sen ne anlarsın gibi tepkiler alıyordum. Dediğim olduğunda ise tek kelime diyemiyorlardı bana.
Not durumum pek kötü sayılmazdı. Ama veli toplantılarında hocaların ailemi gaza getirmesi sebebi ile evde sürekli bir kriz ortamı vardı. Okul Anadolu Lisesi olmuştu ama kafa hala Düz'dü. Hocalar göz korkutarak, rencide ederek bizi kontrol edebileceklerini düşünüyorlardı. Kimya hocamız müfettiş olduğu için 2. dönem kimya dersimiz boş geçti. Bize hoca bile koymayan okulumuz bana neden kimyadan kaldığımı açıklayamıyordu.
Okul Müdürümüz evlere şenlik biriydi. Konuştu mu en az 20 dakika susmayan. Sonunda da okuldan para kaçırarak ayrılan birisiydi. Başımı derde sokmamak için daha fazla konuşmuyorum.
Her günümün mide bulantısı ile geçtiği bir 9. sınıfım oldu. Yazılarımı sınıf sınıf yazmaya karar verdim. Bir sonraki yazım 10. sınıf ile ilgili olacak
Dönüşüm Harika Olacaktı
YGS-LYS yüzünden bir süre yazmaya ara vermiştim. Ancak bazen kendimi tutamayıp güncel konular hakkında bir iki şey karalamıştım. Planıma göre LYS'den sonra ve konserden sonra her gün 1-2 yazı yazacaktım. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı lafı ancak bu kadar iyi bir yerde kullanılabilir.
Gerek benim tembelliğim, gerek bilgisayar arızaları, siteme ulaşılamaması, yeni temanın içime sinmemesi, alt yapı sorunları, moral bozuklukları ve galiba yazı yazmamamın en büyük sebebi olan "Football Manager 2010" yüzünden sizi bir süre yanlız bıraktım. Bu süre içinde bir sürü şey oldu tabii. En başta mezun oldum. Bu da demektir ki size daha önce söz verdiğim; eğer okuldayken yazacak olsaydım başıma büyük işler gelmesini sağlayacak potansiyele sahip "eğitim" konulu yazılarım. İnsanlar, öğretmenler, ego savaşları vs vs.
Aynı zamanda dershane denilen illette bitti. Dershanedeki insan tipleri de abartıya kaçmayacak şekilde sizlerle olacak.
Aslında bu yazıyı iki üç gün önce yazacaktım. Ama yoğun bir baş ağrısı bana engel oldu. Sitenin temasında ve alt yapısında olacak değişiklikleri söyledim size zaten. Emin olun bana daha rahat ulaşacaksınız, tema göz yormayacak. Açıkçası bazen benim bile gözüm yoruluyor bu temada.
Son olarak yeni konular hakkında da yazı yazacağımı belirtmek istiyorum. Mesela "moda." Hayır hayır "lifestyle blogger" olmadım merak etmeyin. Öyle tiplerden de nefret ederim. Ama madem 2-3 tane çocuk, bunlar hakkında yazı yazabiliyor. Ben neden yazmayayım.
Başladığım gibi bitireyim: Dönüşüm bu sefer gerçekten (biraz geçte olsa) harika olacak.
Eğitim Sistemi İyi Sanırım
Sonunda YGS-LYS başvuru formum geçti elime. Yüzümdeki ifadeyi hayal edemezsiniz sanırım. Askerliğe çağrılma belgesini aldım sanırım diye düşünürken aklım bir anda uçtu gitti. Eski günleri hatırladım ve yüzümde salak bir sırıtma oldu. Buna yıllık yazma felaketlerini de eklerseniz bol nostalji dolu bir hafta yaşadım. Her ne kadar yıllık konusunda gönüllü olan arkadaşımızın sinirine hedef olsakta bu iştende anlımızın akıyla çıktık bir grup ergen olarak.


