The Iron Lady- Demir Leydi
Dünya siyasetinde Margaret Thatcher'ın
ne kadar dominant bir lider olduğunu bilmeyen yoktur. 2011 yapımı The Iron Lady (Demir Leydi) filmide hayatını anlattığı Margaret Thatcher kadar dominant bir oyunculuğa sahip. Meryl Streep bana her filminde bu sözümü tekrar ettiriyor bana. ¨Hayatımda gördüğüm dominant bayan oyunculuk.¨ Ama bu filmdeki oyunculuğunu Al Pacino'nun Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü) Filmindeki tek kişilik şovuna benzetmek gerekir. Gerek Kramer vs. Kramer gerek Deer Hunter filminde Meryl Streep yanında muhteşem aktörler ve harika senaryolar ile destekleniyordu. Bölük pörçük bir film olan Demir Leydi, kötü kurgusuyla Meryl Streep'in belki de Sinema Tarihinin en dominant bayan rolünü oynamasını sağlamış.
Easy Rider
60'lar denildiğinde neredeyse herkesin aklına hippi kültürü gelir. Ne yazık ki hippi kültürü çok yanlış anlaşılmıştır. Yemek, içmek, sıçmak, uyuşturucu kullanmak olarak görülmüştür çoğu kişide. Büyük ihtimal hippilerden haberi olan kişiler hala aynı görüşleri taşıyordurlar. Her neyse bu benim konum değil. Aslında konum ama daha sonra yazarım.
Uzun zamandır film yazısı yazmıyordum. Bunu yeni farkettim. Nasıl bir kafada olduğumu size bırakıyorum. Dalpi.Org bir kültür sitesi olacak¨tı¨ ama işler saçma sapan yönlere kaydı. Gündem ile ilgili yazmak kültür yazılarından daha kolay geldi açıkçası. Burada benim bir üşengeçliğim var. Ama artık bütün konuları yazabileceğimi hissediyorum. Yazı yazma sevdası yeniden geldi diyelim buna. Gönül rahatlığı ile söyliyebilirim ki YGS-LYS döneminin getirdiği yaratıcılık yoksunluğunu üzerimden attığımı düşünüyorum.
Gelelim filmimize. Easy Rider Modern Sinemanın kült film olarak tabir ettiği filmler arasındadır. Sinan Çetin'in Türkiye'de gündeme getirdiği ¨senaryosuz film¨ mantığının bilinen en popüler örneğidir. Soundtrack'i bakımından da yer yer country müziğe kaysa da Ünlü şarkı Born To Be Wild ile belki de heavy metal dediğimiz müzik türünün yaşam biçimini oluşturmuştur.
Reservoir Dogs

Bugün size yazacağım film 1992 yılına ait bir klasik. Aykırı yönetmen Quentin Tarantino'nun ilk sinema filmi. Oyunculuk, senaryo, soundtrack ve çekim teknikleri ile tam bir başyapıt. Açıkca itiraf edeyim benimde hayatımda izlediğim en iyi 5 filmden birisi.
2012
Scent Of A Woman

Bu sene benden yaşça büyük olan kuzenim bizimle yazlıkta bir hafta kalırken kendimize bir eğlence bulmuştuk. Facebook’ta Sinefil adı verilen sinema tahmin etme oyunuydu eğlence kaynağımız. Orada sürekli çıkan bir filmdi Scent of a Woman. Tabii daha önce duymuştum filmin adını ama içimden izlemek gelmemişti. Pek sevmezdim aşk-meşk filmlerini. Bugün twitter’da takip ettiğim ünlü ve beğendiğim bir kişi filmden bir replik yazdı. Daha sonra filmi sabah sabah izlediğini ve çok mutlu olduğunu yazdı. Bende düşündüm ve ne kaybedebilirim ki dedim kendi kendime. Karar vermiştim. İzleyecektim filmi ama pek büyük beklentilerle değil.
Film tam olarak çarptı suratıma. Ben nasıl olurda böyle bir başyapıtı daha önce izlememişim. Acınacak derecede zayıf bir kültürüm olduğunu anlamıştım bir anda. Daha sonra gizlemeye karar verdim bu durumu. Sonuçta kim bilebilirdi ki benim bu düşüncelerimi.
Film 1974 yapımı Profumo di Donna’nın yeniden çevrilmesi. 1992 yapımı bir film. Yani tam olarak benimle yaşıt. 1993 yılında ise Al Pacino’ya hayatı boyunca kazanmak istediği tek Oscar’ı kazandırmayı başardı. Bana kalırsa bu filmin bir başyapıt sayılmasının tek nedeni Al Pacino’nun muhteşem oyunculuğudur. Bir çok kişi replikler yüzünden film harika diyebilir bana ama o replikleri Al Pacino’dan değil de Val Kilmer’ın söylediğini düşünürsek hiç de izlenebilecek bir şey çıkmaz bence.
Filmin konusuna gelirsek adıyla pek alakası olduğunu söyleyemeyiz. Özel bir okulda burslu okuyan Charlie yıl başında evine gidebilmek için kendisine bir iş bulmaya karar verir. Şükran Gününde tatile çıkacak bir ailenin kör ve eski bir asker olan akrabasına bakacaktır. Ancak eski bir yarbay olan Frank Slade’in kendi planı vardır. New York’a gidecek ve eğlenecektir. Ancak bu eğlencesini ilk silahı olan bir 45’lik ile bitirmeyi kafasına koymuş durumdadır. Frank Charlie’ye özellikle kadınlar hakkında güzel bir ders verecektir. Ancak Charlie ise okulda yaşadığı büyük bir sorunu çözmek için Frank’e ihtiyac duymaktadır.
Akıllara efsanevi Tango sahnesi ile kazınan ve gerçektende beni yanıltan bu filmi herkesin mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Filmden aklımda kalan tek sahne kör Frank Slade’in Ferrari kullanması. Bu sizi son dönem filmlerde olan özel efektlerin filmde suyunu çıkardıkları düşüncesine itmesin. Öyle bir kovalamaca sahnesi yok. Günümüz filmlerindeki eksiklik de bu bana kalırsa. Ya özel efektlere yüklenip oyunculuk ve senaryo boş kalıyor. Ya oyunculuğa yüklenip senaryoyu boş bırakıyorlar. Yada senaryo harika ama oyunculuk kötü oluyor. Kadın Kokusunda senaryo ve oyunculuk birbirlerini gölgelemiyor.
2 saat 36 dakikalık bir şölen olarak nitelendiriyorum ben filmi. İzleyin hiç bir şey kaybetmeyeceksiniz. Aksine bana kalırsa kızlar erkekleri daha rahat tanıyabilir bu film sayesinde. Çünkü birinden hoşlandığımızda aynen filmde anlatıldığı gibi oluyoruz. Erkeklerde kızları ikna etmedeki bazı püf noktaları görebilirler elbette. Yanlış bir cümle kullandım. Erkeklerin bu filmden öğreneceği tek şey asla arkadaşlarına güvenme olacaktır. Herkese iyi seyirler.
I Am Sam
Bu yazımı annem okursa eminim oldukça şaşıracaktır. Hayatımda gözlerimin dolmasını sağlayan üç tane film çekildi şu ana kadar. La vita è bela (Hayat Güzeldir), Schindler’s List (Schindlerin Listesi) ve I am Sam (Benim Adım Sam). İlk filmin son sahnesi beni yamultmaya yetmişti. Babanın oğlunun önünde kurşuna dizilmeye götürülmesi ama babanın bunu oğluna oyun gibi göstermesi gerçektende en duygusuz insanı bile duygulandırır. İkinci film bana göre tam bir klasik Hollywood yapımı. Ama filmin tek renkli sahnesi olan kırmızı paltolu kızın kaçmaya çalışması da gerçekten gözleri yaşartacak cinsten. Çocukların saflığını ve masumluğunu, savaşında acımasızlığını ve körlüğünü en iyi anlatan sahnedir o 1-2 dakikalık sahne. Sonrasında kızın cansız bedenini yakılmaya götürülecek cesetler arasında görürüz ve film boyunca görülecek tek bir renk vardır. Kan kırmızısı. Kızın paltosunun rengi. Ve aralarında beni en çok etkileyen filme geldik. I am Sam.
Filmi ilk kez kuzenim Ceren’in evinde 2003 yılında Digiturk’te izlemiştim. O zamanlar gerek küçük olmam gerek filmin temeli olan The Beatles hakkında hiçbir şey bilmemem filmi benim için sadece güzel olarak nitelememi sağlıyordu. 6 yıl boyunca filmi bir daha hiç izlemedim. Ama Ceren’e torrent olayını anlattığımda doğrudan bu filmi indirmesi ve onlara gittiğimde sende indir sende indir demesi benim bu şaheseri bir daha izlememe yol açtı.
2001 yapımı filmde Sean Penn, Michelle Pfeiffer ve şimdinin yıldızı Dakota Fanning oynuyor. Afişinden de görülebildiği üzere Sean Penn’e 2002 yılında bir Oscar adaylığı kazandırmış film. Ancak Oscar’ı ne kadar hak etse bile Jurinin yeniden özürlü rolü yapan birine ödül vermek istememesi üzerine ödülü Denzel Washington’a kaptırdı. Oyunculuk konusunda ki bir detayda Dakota Fanning’in hayatımda gördüğüm en iyi çocuk performansını sergilemesidir.
Konusu elbette tanıdık gelecek bizlere. Sanki Forrest Gump’ın devamı niteliğinde ama değil. Zeka kapasitesi 7 yaşında bir çocuk ile eşit olan Sam ve onun çok sevdiği kızı Lucy’nin macerası anlatılıyor filmde. Sam The Beatles aşığı biri ve çocuğuna efsanevi Lucy in the Sky with Diamonds şarkısından esinlenerek Lucy Diamond koyuyor. Annesi doğumdan hemen sonra ortadan kaybolduğu için minik Lucy ve babası Sam tek başlarına kalıyorlar. Kızını tek başına yetiştiremeyeceğini düşündükleri için Lucy’yi Sam’in elinden almaya çalışıyorlar ama. Sam bir şekilde avukat Rita Harrison’u ikna edip davaya giriyor. Ancak avukat Rita Harrison’da işinde hırslı ama ailesini sevemeyen ve bunu yansıtamayan bir bayan. Sam ile Rita birbirlerinden çok şey öğrenecektirler.
Elbette konusunu tam anlatamadım. Bunun nedeni ise filmi mutlaka izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Soundtrack’i inanılmaz bir film bu. İçinde Beatles geçen her şey gibi mükemmel. Filmde bazı küçük detaylar gerçekten insanı etkiliyor. Film hakkında ki tek eleştirim Beatles şarkılarının coverlanması. Şarkıları orijinal halde kullanılması gerçekten harika olabilirdi.
Daha onlarca detay var filmde. Özürlü insanların nasıl sevdiğini bir şeye nasıl bağlandıklarını. Ve hiç olmamış bir ailenin dramını anlatan bir film olarak nitelendirebiliriz.
Ve son olarak. Psikologlar Lucy’ye babasından ayrılması gerektiğini anlatırken Lucy’nin insana tokat gibi çarpan yanıtıyla bitirmek istiyorum yazımı. All you Need is Love (Tek ihtiyacınız Sevgi).
Herşey Çok Güzel Olacak

Bana hayatında izlediğin en güzel, en içten, en samimi bulduğun veya en dolu Türk filmini sorarsanız size vereceğim cevap Herşey Çok Güzel Olacak’tır. Hayatta her şeylerini kaybetmiş ama bunun farkında olmayan iki kardeşin filmi bu. Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson’un oynadığı diyalogları ile insanı izlerken koltuktan düşürme potansiyeline sahip. Fakat içinde insanı sinirlendirecek veya ağlatacak sahnelerinde olduğu tek kelime ile bir şaheser.
Film Cem Yılmaz’ın ve Mazhar Alanson’un ilk filmi olma özelliği taşıyor. Benim tavsiyem filmi bugün çok kötü geçecek. Zaten hayatta neyi başarabildim ki diye düşünen insanlar izlemeli. Bulundukları durumdan kurtulmaya çalışan fakat başaramayan iki zavallı insanın yer yer güldüren acıklı öyküsü bu film. Filmde çalan iki şarkı beni tam anlamıyla sarstı. Birisi Benim Hala Umudum Var. Diğeri ise Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim.
Cem Yılmaz filmde ilişkilerinde sorunlu olan, sokakta her gün binlerce kez gördüğümüz tam anlamıyla bir kaybedeni canlandırıyor. Kendisini çok zeki zanneden, eğlenceli, her şeyin elbet bir zaman düzeleceğini düşünen, hayalleriyle yaşayan, birazcık saf ve nerede konuşup nerede susacağını bilmeyen aslında hepimizin içinde yaşayan bir karakteri canlandırıyor. Çoğu olayı abartarak anlatması ve her şeyle dalga geçtiğini düşünmesi onu zavallı kılıyor insanların gözünde. Genç kardeş Altan’ı canlandırmaktan öte gerçekten hayat vermiş ailenin hayırsız ve yaramaz evladına.
Mazhar Alanson babası ve kardeşi haricinde bir ailesi olmayan. İşi dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen, bir ecza deposunda çalışıp orada yaşayan, aynı kardeşi gibi hayalleriyle yaşayan ailenin büyük ve disiplinli çocuğuna can vermiş. Ayrıca filmin soundtrack’ına yaptığı katkılarla da ayrı bir takdir cümlesini hak ediyor film boyunca.
Film içinde şimdinin ünlü oyuncularını figüran olarak görüyoruz. Ceyda Düvenci, Nurgül Yeşilçay, Ayumi Takano ve Vural Çelik benim yakaladığım isimler. Filmde Cem Yılmaz oynadığı için tamimiyle bir komedi filmi olarak düşünülmüş 1998 yılında. Ancak kimse parçalanmış bir aileyi ve birbirlerine sevgilerini gösteremeyen iki kardeşin dramını konuşmamıştır.
Bana kalırsa Türkiye’de çekilip hakkı en fazla yenilen film budur. Her diyalog kendini ezberletiyor film içerisinde. Son cümlemi de filmin müziğinde söyleyeyim. “İnsan olmak yetmez , yetmiyor zaten Süpermen Süpermen olmak lazım bazen.”
Harry Potter ve Melez Prens

Harry Potter serisi gerçekten mükemmel bir kitap serisidir benim gözümde. Çoğu insanın aksine ben onları çocuk kitapları olarak görmem. Her ne kadar ilk kitabını 10 yaşındayken okusam da beni derinden etkileyen bir eserdir.
Son günlerde vizyona serinin 6. kitabının filmi girdi. Kitap uyarlaması filmlerden pek hoşlanmam. Bunun nedeni ise yönetmenlerin kitaptan kafalarına göre yerler çıkarıp eklemeleridir. Stanley Kubrick’in yönettiği The Shining en iyi kitaptan uyarlamadır benim gözümde. Aman yanlış anlaşılmasın The Shining ile Harry Potter filmlerini kıyaslamıyorum. Benim tek anlatmak istediğim Harry Potter filmlerinde 3. film hariç ciddi bir yönetmen ve başrol oyuncusu eksikliği var. Bana kalırsa sırf başrol oyuncusu kitapta anlatılan tipe benziyor denilerek seçilmemeli. Daniel Radcliffe’in oyunculuk yeteneği oldukça kısıtlı. Ama kabul edilmeli ki gerçekten çok büyük bir hayran kitlesi var. Onun dışında ki tüm oyuncular genel olarak iyi. Burada Alan Rickman ve Emma Watson hakkında birkaç cümle söylemek istiyorum. Bu iki oyuncunun Harry Potter filmlerinde oynaması gerçekten bir şans yönetmen için. Alan Rickman zaten kendini kanıtlamış harika bir oyuncudur. Ancak Emma Watson hem genç hem güzel ve en önemlisi oldukça yetenekli. Bundan bir 20 yıl sonra kesinlikle Emma Watson Dünyanın en çok saygı duyulan oyuncularından biri olacaktır.
Gelelim filme. Buradan sonrası kitabı okumayan veya filmini izlemeyenler için ciddi miktarda spoiler içerebilir uyarayım. Öncelikle 6. kitap en sevdiğim kitabıydı serinin. Bu yüzden film hakkında iyi şeyler umuyordum. Ancak filmde görmek istediğim bir çok detay maalesef atlanmıştı. Ancak burada bir eleştiri yapmam haksızlık olur. Bunun nedeni ise kitaptaki tüm detayları koysalardı filme en az 10 saat sürmesi gerekirdi filmin. Burada J.K. Rowling harika bir iş çıkarmış. Gerçekten sihirli dünyada hiç boş bir detay yok. Filmde hoşlanmadığım detaylardan birisi Ron ile Lavender arasındaki yapış yapış aşktı. Kitapta anlatılması gereken bir sürü kısım varken bu bölüme oldukça ağırlık verilmesi insanı rahatsız ediyor. Ama onun dışında hoş detaylar yok muydu diye sorarsanız size cevabım vardı olurdu. Ancak Snape’in dersini hiç görmememiz. Hatta hiçbir dersi görmememiz filmde (İksir hariç elbette) biraz sıkıcı kılıyor filmi. Kitabın başındaki Sihir Bakanının değiştiği söylenmemesi de kitabı okuyanları rahatsız eden küçük bir detay daha. Bunlar hikayeyi çok etkileyen olaylar değil elbet. Ancak benim canımı sıkan Dumbledore’un yüzüğü nasıl bulduğunu yada mağaranın nerede olduğunu nasıl bildiğinin kitapta anlatılmasına rağmen filmde olmayışı. Filmin finali de beni hoşnut etmedi. Kitapta okuduğum ve gerçekten gözlerimi yaşartan finali maalesef filmde göremedim. O cenaze töreni daha güzel çekilebilirdi.
Bence film izlenilebilir. Sadece filmleri izleyip kitabı okumayanlar için güzel bir film. Fakat kitabı okuyanlar içinse komik bir film olarak nitelendirilebilir. Filmin özel efektleri gerçekten yerinde ve güzel kullanılmış. Eğer IMDB gibi filme bir puan vermem gerekirse;
Görsellik: 2/2
Hikaye: 1/3
Oyunculuk: 2/3
Ses: 2/2
Toplam: 7/10
Yazın arkadaşlarla gidebilinecek ortalama üstü bir film olduğunu düşünüyorum Melez Prens’in. İzlediğinizde zaman kaybı olduğunu düşünmezsiniz ama izlemezseniz de pek bir şey kaybetmezsiniz.
Raging Bull
Ünlü aktör Robert De Niro'yu tanımayan yoktur herhalde. Günümüzde metod oyunculuğunun Al Pacino ve Jack Nicholson ile öncülerinden biri olarak kabul edilir Robert De Niro. Sizlere Robert De Niro'nun kariyerinde aldığı tek "En İyi Erkek Oyuncu" Oscar'ını kazandığı filmi tanıtmak istiyorum.
Filmin adı başlıktanda anlaşılacağı gibi Raging Bull Türkçesi ise Kızgın Boğa. Yönetmen ise Martin Scorsese. Filmin çekim tarihi 1980. Ama ilginç bir detay filmin siyah beyaz olması. 1980'de renkli filmler elbet çekiliyordu ancak Martin Scorsese bu filmde Kodak'ın artık siyah beyaz negatif film üretmemesine tepki olarak filmi siyah beyaz çekmiştir. Ancak filmdeki mutluluk sahneleri renkli çekilmiştir. Bunun nedeni ise mutluluğun kısa ömürlü olduğudur Scorsese'e göre. Filmin konusu ise bize tanıdık geliyor. Başarısız bir boksörün başarılı olmaya çalışması. Rocky gibi değil mi? Burada devreye giren bir etken var. Yine bir Martin Scorsese, Robert De Niro çalışması olan Taxi Driver- Taksi Şöförü ; 1977 yılında En İyi Film"Oscar'ını Rocky'ye kaptırmıştı. Bunun belkide bir intikam alma gibi olduğunu düşünüyorum. Ancak ikiside sinema tarihine çoktan geçmiş yapımlar ve aralarında temel bir fark var. Rocky Chuck Wepner-Muhammed Ali maçından esinlenmiştir. Ancak Raging Bull bir boksörün gerçek hayatıdır.
Filmin konusuna gelirsek; Olaylar 1940'ların Amerikasında geçiyor. Jake La Motta zamanının iyi boksörlerinden biridir. Ancak karısı ile sorunları vardır. Menajerliğini ise kardeşi Joey La Motta yapmaktadır. Jake başka bir kıza aşık olur ve eşini bırakır. Ayrıca "Dünya Orta Siklet Boks Şampiyonluğuna" adım adım yürümektedir. Ancak karısını aşırı kıskanması hem kardeşiyle hem dostlarıyla hemde karısıyla arasını bozacaktır. Bunun sonunda kariyeri dibe vuracaktır.
Yukarıda dediğim gibi olaylar Jake'in etrafında geçmektedir. Filmin çekimleri için Robert De Niro gerçek Jake La Motta'dan 1 yıl boyunca boks dersleri almıştır. Filmin çekilmesinden önce De Niro o kadar iyi bir boksör olmuştu ki gerçek boksörlerle yaptığı 3 maçın 2'sini kazanmıştır. Başka bir ilginç detay ise filmin çekimlerinde Jake La Motta'nın yaşlı halini oynamak için 25 kilo alması ve sonrada vermesidir.
Neredeyse bütün sinema eleştirmenleri tarafından tarihte çekilen en iyi boks filmlerinden biri olarak gösterilen Raging Bull'da boks sahneleri toplam 15 dakikayı geçmemektedir. Ayrıca Robert De Niro'nun gösterdiği performansın muhteşemliğini size bir örnekle anlatayım. 1980 yılında çekilen The Shining'de inanılmaz bir performans gösteren Jack Nicholson'un elinden kapmıştır Oscar'ı De Niro.
Bana kalırsa kesinlikle izlenecek bir film. 2 saatinizi ayırıp izleyin. İnanın pişman olmayacaksınız.






