The Iron Lady- Demir Leydi
Dünya siyasetinde Margaret Thatcher'ın
ne kadar dominant bir lider olduğunu bilmeyen yoktur. 2011 yapımı The Iron Lady (Demir Leydi) filmide hayatını anlattığı Margaret Thatcher kadar dominant bir oyunculuğa sahip. Meryl Streep bana her filminde bu sözümü tekrar ettiriyor bana. ¨Hayatımda gördüğüm dominant bayan oyunculuk.¨ Ama bu filmdeki oyunculuğunu Al Pacino'nun Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü) Filmindeki tek kişilik şovuna benzetmek gerekir. Gerek Kramer vs. Kramer gerek Deer Hunter filminde Meryl Streep yanında muhteşem aktörler ve harika senaryolar ile destekleniyordu. Bölük pörçük bir film olan Demir Leydi, kötü kurgusuyla Meryl Streep'in belki de Sinema Tarihinin en dominant bayan rolünü oynamasını sağlamış.
Kendin Olabilmek
Hayatımın en kafası karışık dönemini geçirmiş bulunuyorum şu son 2 ay itibariyle. Vizelerden tutun histerik kıskançlıklarla, kararsızlıklarla, başarısızlıklarla ve en önemlisi umutla dolu son 2 ay. Her başarısızlıkla umudun azaldığı, azalan umut ile bilrikte hırslanmak, hırslanınca verilen mantıksız kararlar ile dolu bir 2 ay.
Ara
Farkettiğiniz üzere yazı yazmaya bir süredir ara vermiş bulunuyorum. Bu ara korkarım ki bir süre daha devam edecek. Ama bu demek değildir ki yazmayı bıraktım. Stay Tuned
Abi İş Var Masalı
Çıkarlarımız arkadaşlıkların önüne geçmeye başladı bile. Felaket tellallığı yapmak istemem ama benim gibi arkadaş sayısı az olan birisi için bile bu durum rahatsız edici. Eminim siz de bilirsiniz bu hissi. Güvendiğiniz, bir şeylar paylaştığınız bir insanın sizi kazıklamaya çalışmasının veya sizin üzerinizden gelir elde etmesinin hiç bir mazereti olamaz. Güvendiğiniz kişiler bile sizi kazıklamaya çalışacaksa neden insanlara güveneyim ki diye kendi kendinize sorabilirsiniz ki bu durum normaldir. Kimsenin alnında enayi yazmıyor. Diğerlerini bilmem ama benim hobilerimin arasında kazıklanmak yoktur. Gelin size bir masal analatayım tabii ki kendi yorumumla.
Fanatizmin Körlüğü
Bin kere söyledim bin kere daha söylerim. Futboldan hoşlanırım, izleyenlere de saygı duyarım hatta hayat biçimi haline getirenlere de saygı duyarım ama futbol gibi zevkli bir sporu insanlara hakaret etmek ve en basit tabir ile ayrımcılık yapmak için kullanan insanlara saygı duyamam. Yaklaşık 1.5 aydır biz-siz muhabbetleri gırla gidiyor. Derler ya ¨Kardeşi kardeşe kırdırmak¨ tam anlamıyla öyle demek isterdim. Fenerbahçeli olsun Beşiktaşlı olsun Trabzonlu Bursalı olsun tüm herkese saygı duyduğumu, kardeşlik duyguları beslediğimi söylemek isterdim ama onların yaptıkları belki de biz siz ayrımını yaptı demek zorunda hissediyorum.
Tahammulsuzluk ve Saygisizlik Uzerine
Yazının başlığını ¨HAYVANLAR¨ olarak düşünmüştüm tıpkı Alf Ramsey üstad gibi. Ama hayvanlar bile en azından kendi türlerine karşı saygılı.
Uzun uzun yazmak isterdim aslında ne kadar hoşgörüsüz bir toplum olduğumuzu. Bir sürü örnekle açıklamak isterdim. Sürekli televizyonda gördüğümüz ¨oruç tutmadığı için dayak yedi¨ , ¨sessiz olun diye uyardığı çocuklar tarafından vuruldu¨, ¨korna çaldığı için vuruldu¨ türünde haberleri. Ama bunlar zaten hepimizin bildiği ama artık yadırgamadığı haberler. 3. Sayfada bir sürü bu şekilde haber gördüğümüz için artık umursamıyoruz. Kimsenin hakkımızda ne düşündüğünü de önemsemiyoruz. Belki de dayak gerçekten aranılan çözüm. Başkalarına saygı duymayı bilmeyen kişiler dolu etrafımız. Tuttuğunuz takım yüzünden hakaret edildiğiniz, kafanıza taş yediğiniz, bir yerden kovalandığınız hatta öldürüldüğünüz bir ülkede yaşıyoruz. Futbol bu kadar ciddiye alınıyorken dinle ilgili değerlerin tartışılmaya bile açılmayacağını anlamak zor olmasa gerek. Oruç tutmuyor musun Bam. Öldün.
Zaten bildiklerinizi yazmayı amaçlamam genellikle. Ama son zamanlarda gördüklerim benim de tahammülsüzleşmeme neden oldu. Öncelikle şike mevzusu. Hakaretler havada uçuyor. Fenerbahçeliler kendi takımlarını desteklemektense Galatasaray ve Beşiktaş'a saldırıyor. Neden diye sorduğunuz vakit ¨Onlar da Yaptı¨ cevabını veriyorlar. Ne güzel iş çok küçükken derlerdi bize ¨o camdan atlasa sen de mi atlayacaksın?¨ Gerçekten aynı mantıktalar. Kabul ediyorum üzülmüşlerdir. Kızmışlardır. Ama bu durum mantıklı düşünmeleri bakımından bir sıkıntı yapmaması lazım. ¨Galatasaraylı mısın? Sen bir şerefsizsin, Tarikatçısın, İktidar yanlısın, Jölelisin, Köpeksin, Fransızsın, Alçak Puştsun. 2. Kurtuluş Savaşını nasıl küçümsersin?¨
Renkli, Orjinal ve Bir Tavsiye
Yanlış hatırlamıyorsam CNBC-E kanalının sloganıydı Renkli, Orjinal. Bunu kullanarak ne kadar orjinal olduğum tartışılabilir ama eleştireceğim şeylerden daha masumane bir esinlenme olduğunu savunuyorum. Hepimizin örnek aldığı, esinlendiği, kendisine idol seçtiği kişiler vardır. Bunu inkar edemem. Kişinin erken karakter oluşumunda bu söz ettiğim esinlenmelerin önemi büyüktür. Küçükken kendisine Polat Alemdar'ı örnek almış olan birisinden büyüdüğü vakit hümanist bir yaşam sürmesini beklemek hayalciliktir. Yada başka bir tabirle ahmaklıktır. Şahsen ben kendime hep John Lennon'u örnek almıştım. Ne kadar ona benziyorum bilemem elbette. Kabul etmeliyim ki insanlar değişir. Bununla ilgili görüşlerimi ¨Değişim¨ isimli yazımda ifade etmiştim. Okumayanlar için özetlemem gerekirse insanların değişimine inanmam ben. İstisnalar kaideyi bozmaz. Elbette değişen veya benim yanlış tanıdığım kişiler olabilir ama çok iyi tanıdığımı, sokak tabiriyle ciğerini bildiğim, insanların değiştim diyerek sahte karakterlere bürünmesi veya onları taklit etmesi bana zavallılık olarak geliyor. Kendi geçmişi ile yüzleşmeden başkalarını eleştirmek ise sadece komik.
Freak Show
Özellikle Siyasi tartışmalarda son zamanlarda en çok kullanılan kelimelerden birisi oldu artık ¨ucube¨ sözcüğü. Seçimler bitti, zıt görüşlü arkadaşlarımız ile kavgamızı ettik, halkımıza aptal dedik oldu bitti bir seçim dönemini kapattık. ¨Freak Show¨ olarak tanımladığım şey siyasilerimiz falan değil bunu başta söylemem lazım. Televizyonda izlediklerimize Freak Show demeyi uygun gördüm ben. Özellikle de ¨Survivor¨ adlı program yada yarışma ve onun meşhur ettiği yeni halk kahramanlarımız.
Dalpi 2 Yaşında
Dalpi Blog başlıktan da anladığınız gibi 2 yaşında. Bu iki sene içinde blog çeşitli değişikliklere uğradı. Özünde kültür sanat blogu olarak başlamıştım. Sonra yoğun bir şekilde kişisel tarza döndü. Tabii o zamanlar yazdıklarımı o zamanın şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Lise stresi, sınav stresi, üniversite stresi derken oldukça stresli işlere imza attığımı kabul ediyorum. Eleştiri hayatta yapmayı en çok sevdiğim iştir. O yüzden yazıların hepsinde eleştiri var. Gerçi bu eleştiriler yüzünden tehdit edildiğim günler oldu. Hiçbirisini asla ciddiye almadım. Ama bir biber gazı da aldım. Ne olur ne olmaz diye. Sonra radyo programları çıktı. Çok iyi bir ortak ile beraber altından kalkabiliyoruz bu işin. Gerçekten de arkadaşlarım olmasaydı bu blog gene olurdu belki ama aynısı mı olurdu bilemiyorum.
2009 yılının Haziran ayında izlediğim ¨Almost Famous¨ adlı film ile başladım bu yazı yazma olayına. Filmde 14 yaşında olan bir çocuğun Rolling Stone dergisine yazı yazması anlatılıyordu. Gerçekten beni etkilemişti bu film. Utku ile konuşup onun sitesinde yazıp yazamayacağımı sormuştum. Sağolsun kabul etmişti ama bu beni değil onu zorlamıştı. Saçma sapan cümleler ile uğraşması gerekiyordu. Gerçekten de hatırladıkça gülüyorum bu duruma.
Bu yazıyı yazmanın asıl amacı ise bu blogun oluşmasını sağlayanlara bir teşekkür niteliği. Öncelikle bana yazı yazma güveni veren, sitesinde ilk yazılarımı yazmamı sağlayan, tüm teknik konularda bana yardım eden ve neredeyse her gün benim kahrımı çeken arkadaşım Utku'ya; değerli radyo ortağım, fikirleri olmadan ne yapacağımı bilemediğim Buğra'ya, blog işini bitirmeye karar verdiğim vakit beni fikrimden vazgeçiren Türkiye'nin en tanınan blogger'ı olan Her Boku Bilen Adam'a, Dalpi ismini bana öneren değerli arkadaşım, yaşanmamış hayallerin adamı olan Cihan'a ve bana her konuda destek olan, yazılarım ve yayınlarım hakkında bana olumlu, olumsuz tüm eleştiri yapan başta Berat, Kaan, Eylül, Özge, Okan, Bilal, Cem ve Güzide başta olmak üzere adını burada yazamadığım ama yazmak istediğim tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Dalpi.Org artık her konuda (Spor da dahil olmak üzere) yazılarıyla sizinle birlikte olacak. Hepinize teşekkürler.
Sessizlik
Seçim zamanı yaklaştı etrafta bu yüzden yüzlerce seçim arabası var. Hepsi sesi sonuna kadar açmış bangır bangır. Her partinin ve artık neredeyse her bağımsız adayın bir seçim arabası var. Gürültüden başka hiç bir işe yaramayan arabalar. İçlerinde oturan adam böğürüyor. Dışarıdakiler ne dediğini anlıyor mu diye düşünmeden bağırıyor. Sadece gürültü kirliliği yapmak için yapıyor bunu diye düşünüyorum ben. Ne güzel olurdu değil mi İstanbul 3. bölgeden aday olanlar bir televizyon kanalına çıkıp partilerini veya kendilerini temsil etseler. Bağırmadan bizimde kafamızı şişirmeden...



