• You are here: 
  • Home

Benim ¨Umudum¨ Kalmadı

Posted on Ağustos 22nd, 2010

Elimden geldiğince spor hakkında yazmamaya özen gösterirdim. Çoğu kişi fanatik olmasamda Galatasaraylı olduğumu bilir. Son 2-3 senedir yaşadıklarımızıda bir tek Galatasaraylılar bilir. Bilinen şeyleri yazmaya gerek yok. Bunları okuyabileceğiniz yüzlerce blog mevcut zaten. Zaten benimde aynı şeyleri yazmaya niyetim yok. Galatasaray’da bir şeylerin değişiceğine dair ¨umudumun¨ kalmadığını belirtmek istedim sadece.

¨Umudum¨ sadece sportif başarısızlık yüzünden kaybolmadı elbette. 3 senedir klüp yönetim bakımından sınıfta kaldı. Hep eleştirdiğimiz hatta küfür ettiğimiz ancak doğum günümde vefat edip beni hüzne boğan Özhan Canaydın zamanından bile kötü yönetilmekte takım. O zamanlar hiç değilse paramızın olmadığını biliyorduk ve buna göre sonuçları kestirebiliyorduk. Bu takıma yıldız diye Ali Lukunku’nun alındığı zamanlardan bahsediyorum. Çapımız belliydi. Her sene takım tarihine geçmiş bir insanı takımın başına geçiriyorduk. Yeni stad bir hayal gibi geliyordu bize. Özhan Başkan yaptığı son işler ile klübün tarihine geçmesini kesinleştirdi. Yeni stad ve Lincoln transferi.

Lincoln transferini unutamıyorum. Yakın arkadaşım Buğra ile bu konuyu konuşuyorduk sürekli. Takımın başına da Feldkamp getirilmişti. Takımdan umutluyduk. Gereksiz oyuncular gönderilmişti. Nokta transferler yapılmıştı. Superstarımızda hazırdaydı. Sağlam yerli oyuncularımız vardı. Pek iyi top oynamasakta her maç insana ¨umut¨ veren bir oyun oynuyorduk. Bu bize yeterdi zaten. Ayağa pas yapıp oynamak gibi bir derdimiz yoktu. Bir şekilde gol atardık. Bazen göze hoş bile geliyordu oynadığımız oyun. Sezon sonunda Feldkamp istifa ettirildi. Yönetim başarmıştı işte. O günden bu yana zaten takım istikrarı tutturamadı bir türlü. Feldkamp aksiydi ama istikrarlıydı.

Cevat Güler ile gelen efsanevi şampiyonluğu anlatmaya gerek yok elbette. Hakkımız olan şampiyonluğu almıştık. İçimizde Gerets’e yaptığımız ayıbın izi silinmişti. Önümüzdeki sene için ¨umutluyduk.¨

Derken başımıza geç te olsa bir teknik direktör gelmişti. Skibbe. Cevat Güler’e ayıp olmuştu tabii. Bu Alman’a benim kanım ısınmıştı. Takım gerçekten çok iyi futbol oynuyordu. Üstelik yeni transferler gelmişti. İngiltere’de Leeds United efsanesi Harry Kewell ve Euro 2004 gol kralı Milan Baros. İki oyuncununda kendisini kanıtlamaya ihtiyacı vardı. İkisi yıldızımız Lincoln ile birleşince Voltran gibi oldular. Takım uzun zamandır ilk kez göze hoş gelen futbol oynuyordu. Sakatlıklar Skibbe’nin belini büktü ama. Buna yerli oyuncular lobisi de dahil. Utanç verici bir KocaeliSpor yenilgisi ile Skibbe’nin kalemi kırıldı. Bize de tek yapacak şey Photoshop ile bir gazeteye ¨Skib bıraktı¨ yazmak olmuştu.

Takımın başına Bülent Korkmaz geçti. Nispeten sıkıcı futbol oynandı ve Korkmaz ile yollar ayrıldı. Rİjkaard geldiğinde hem üzüldüm hem umutlandım. Dünyaca ünlü bir hoca gelmişti. Yapılacak iyi transferler ile takım eskiden olduğu gibi Avrupa’da saygı duyulan pozisyonuna geri dönebilirdi.

Hayal kurmak bedava değil mi? Herkesin eleştirmen olduğu bir ülkede Dünyaca ünlü bir hoca olsanız ne farkeder. Futbolu bilmiyor diye eleştirilirsiniz. Ne kafanız kalır ne de bok atılmadık yeriniz. Rijkaard işte böyle bir yere gelmişti.

Gelelim bu seneye. Bu sene yönetim hataları ile başladı. Satılan oyuncular, alınan transferler… En önemlisi de tipik bir türk mantığı ile meyve veren ağacı kesmek oldu. Haldun Üstünel’in görevden ayrılmaya zorlanması bardağı taşırdı. Satılan oyuncuların yerine yenisi konmadı. ve sonuç ortada. 7 gün kalmasına rağmen bitmeyen transferler. Yönetime duyulan güven eksikliği. Hoca’nın istekleri belli. Takımın ihtiyaçları belli. Bile bile Lades yapmanın ne anlamı var. Hem yetersiz kadro veriyorsunuz hem de güzel oyun istiyorsunuz. Yok öyle üç kuruşa beş köfte. İyi oyun istiyorsanız getirdiğiniz ve güvendiğiniz hocanın dediklerine uyacaksınız. Bunu 4 yaşındaki kuzenim bile söyler sizlere.

Ama iş kolay. Paramız yok diye ağlayabiliriz. GsBonus’tan, yeni stattan ve diğer anlaşmalar ile elde edilen milyonları hatırlamayacak kadar balık hafızalıysak tabii. Yönetim en kolayı yapıyor. Hoca’yı suçluyor. Rijkaard bizden sonra eminim bir dünya takımına gider ama sizler 3. Lig takımına yöneticilik bile yapmamalısınız.

Takımın yerli oyuncuları yabancılara savaş açmış durumda. Yerli oyuncular yetenekli olabilir ama Mental eksiklikleri olduğu kesin. Bir çok yerli oyuncu elinden geleni yapmıyor, hatalarımızın sorumluluğu teknik direktörde diyip kendilerini rahatlatmanın peşindeler. Bununda sebebi yönetimin her seneye 1 teknik direktör düşecek şekilde yaptığı plan. Sonuç kötü mü kov hocayı. Biz Galatasaray’ız biz Türkiye’yiz. Böyle düşünen bir yönetim ve yerli futbolcular varken takım ne kadar başarılı olabilir. Kaptan diye övdüğümüz Arda Turan’ın özel hayatını okumaktan bıktım. Ben onu Mlada Boleslav maçındaki çocuk olarak hatırlamak isterim bu gidişle. Takımını sabote eden birisi olarak değil. İstediğiniz kadar yetenekli olun Futbol bir Takım oyunudur. Bu işin kurallarına uymak lazım. Uymazsanız da takım kötüye gider. Bu kadar basit. Alınan yabancıların bir çoğu ise sadece paranın derdinde. Kendilerini sıkan oyuncular bir elin parmak sayısı kadar. Zaten futbol ile ilgilenen herkes bu futbolcuların kim olduğunu anlamıştır. Taraftar da zaten kime değer verip vermeyeceğini bilir.

Sözün Özü: Son olarak şunu söyleyeyim. Adnan Polat- Adnan Öztürk seçiminin olduğu gün Adnan Öztürk lehine açılan sandıklardan sonra ağlamaya başlamıştım. Adnan Polat iyi bir gelecek vaadediyordu. Seçimin üstünden 1 yıl geçmeden düşünmeye başladım. Keşke Adnan Öztürk seçilseydi. Bundan daha kötü mü olurdu?

Filed under Spor | No Comments »

Türkçe Pop

Posted on Ağustos 20th, 2010

Yaz biterken müzik ile ilgili bir yazı yazmalıyım dedim. Bu siteyi Kültür-Sanat üzerine yazmak için açmıştım zaten. Ancak kolay olan gündem konularını seçmiştim. Bir nevi özüme dönüş yazısı oluyor benim için bu. Tabii bütün yaz kulağama gelen gürültüleri müzik olarak nitelendirirmesem bu yazı şöyle biterdi. ¨2010 yılında müzikal anlamda hiç bir şey yoktu.¨ Ancak çoğu kişi bu gürültülere müzik diyor, hatta dinlemeyip laf ettiğim için bana ¨Memnuniyetsiz¨ diyorlar. Bu yüzden bunları müzik olarak yazmak zorundayım.

Yazlardan her zaman nefret etmişimdir. Bunun sebebi Türkçe Pop denilen lanet tür. Yoksa akıl sağlığım yerinde. Bende denize veya havuza (tercihen her ikisinede) girmeyi, güzel kızlara (her ne kadar çok kişi olmasada) bakmayı, güneşlenmeyi; kısaca dinlenmeyi ve eğlenmeyi severim. Ama Türkçe Pop denen müzik gerçekten insanı çıldırtacak türden. Burada Hande Yener’e bir parantez açmak istiyorum. Kendisini pek sevmezdim. Ama twitter’dan takip ettiğim kadarıyla cana yakın birisi. Üstelik yaptığı şarkılar genel olarak Türk Pop’unun dışında. Bu yaz severek dinlediğim tek albümün sahibi Hande Yener. Buradan kendisini tebrik ederim. Benim gibi ¨memnuniyetsiz¨ birisinin bile sevebildiği bir pop albümü yapmak gerçekten zor olmalı. Kabul etmeliyim ki ¨Bodrum¨ ve ¨Sopa¨ uzun bir süredir dinlemekten sıkılmadığım ve hoşuma giden şarkılar. Hande gerçekten iyi bir iş başarmış. Zaten Türkiye’de kafasının dikine giden, başkalarını önemsemeyen nadir kişilerden birisi.

Eski müzik eserleri gerçekten güzeller. Ancak günümüz eserlerinin içi bomboş. Belki de yeni bir tarz bu. Ama ben sürekli sabit bir ¨Beat¨ duymak istemiyorum. Hele bu işlerin ustası Serdar Ortaç’ta müzikten elini ayağını çekmişken daha kaliteli şarkılar duymak istemek sanırım en büyük hakkım benim. Farkındayım. Bir Beatles veya Byrds tarzında ve kalitesinde şarkılar duyamayız yaz mevsiminde. Peki neden? Çıkarılan albümlerin bir çoğu emek gösterilmeden çıkarılmışlar. İsim vermek istemem ama bu tür insanları tanımak çok kolay. Müzikleri ile değil, hayatları ile veya daha doğru bir söyleyiş ile Magazinsel hayatları ile gündemde kalan insanlar. Zaten bir çoğununda müzikal geçmişi yok. Mankenlikten şarkıcılığa devşirme oluyorlar. Sonra da ben sanatçıyım diye konuşuyorlar. Düşünüyorumda Elton John, Keith Richards vs. birer sanatçıysa bu kişiler nedir?

Üzülerek söylüyorum şarkıcılarımızın bir çoğu balon. Fazlaca şişirilmiş, egoları tavan yapmış insanlar. Bedük, Hande Yener gibi bir iki sanatçıda Çöplükte açan çiçekler. Ne kadar ironik ki bu iki sanatçıdan birisine taklitçi diğerine de yabancı özentisi tanımlaması yapıyor. Aa unutmuştum doğru meyve veren ağaç taşlanırdı. Ne megastarlar, ne süperstarlar. Bu ülkenin müzik dinleyicisi sürekli aynı ritme, kopuk anlamsız şarkı sözlerine, bilgisayarlar ile düzeltilen seslere layık değil. Şarkıcılar ellerinden gelenin en iyisini yapmak zorundalar hayranlarının hakkını verebilmek için. Yoksa bugünün imkanları ile benim gibi yeteneksiz birisi bile şarkıcı olur bu ülkede. Farklarını bize göstersinler

Bana söylenen şey şu: Herkes seninle aynı tür müzikten hoşlanmaz. Saygı göstermelisin. Evet saygı gösterdim. Bu gürültüleri müzik katagorisine koymak bile onlara hakkından fazla değer vermektir. Ne acıdır ki fanboyları bu şarkıcılara toz kondurmamakta. Ajda Pekkan ile ilgili bir şey söylediğimde eminim duyacağım hakaretler içinde ¨Vatan Haini¨lafı çıkar bir şekilde. Üzgünüm ama müziği başkalarına ait olan şarkılara kendinin yazmadığın sözleri ekleyip söylemenin benim için bir değeri yok.

Sonuç olarak Türk Pop’u bitik bir türdür. Candan Erçetin ve onun gibi engin bir müzik bilgisi olan gerçek sanatçılara ihtiyacımız var. Yoksa bu gidişle insanlar daha fazla gürültü dinler ve ben daha fazla baş ağrısı çekerim…

Filed under Müzik | No Comments »

Adam Haklı Beyler

Posted on Temmuz 28th, 2010

Başlığımı bir inci sözlük jargonu kullanarak oluşturmak istemezdim. Ama bugün yazacağım olaya söylenecek başka bir şey yok açıkçası.

Fazıl Say’ı hepimiz tanıyoruz. Kimimiz müziği sayesinde uzun bir süredir, kimimiz ise Hande Ataizi ile olan ilişkisinden dolayı. Hande Ataizi sayesinde Fazıl Say’ı tanıyan insan sayısı ise oldukça fazla. Bu durum sanatla ilgimizi gösteriyor bir bakıma. Magazin dünyasına çıkmasaydı kendisini tanımayacaktık belkide. Olay ilişkisi bittikten sonra gazeteler ve televizyonlar neredeyse Fazıl Say’sız gün geçirmedi. Sanatına dair pek az bilgi verilmesine rağmen adamın ilişkisindeki her detay bize gösterildi.

Fazıl Say’ın son dediğinden herkesin haberi var neredeyse. Bilmeyenler için bir daha yazıyorum noktasına virgülüne dokunmadan.

“Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum.”

Bana göre kesinlikle doğru bir söz. Her kelimesine katılıyorum. Elbette Fazıl Say’ın müzikal zekasının %1′ine bile sahip değilim -her ne kadar kendimi müzik gurusu olarak görsemde- o yüzden yeteneksizlik kısmına laf edemem. Acındırma olayı ise kesinlikle doğru. Kız arkadaşınız sizi terkettiğinde hemen profilinize arabesk şarkılarından saçma sözler paylaşırsınız. Karşınızdakiler size acısın, terkedildiğinizi anlasın ve sizi teselli etsin diye. Yalan mı? Hemen hemen herkes yapmıştır.

Fazıl Say’ın sözünü yorumlamayacağım. Kendisi herkesin anlayacağı basitlikte ve sadelikte yazmış. Okuma yazma bilen herkes bu yazıdaki düşünceyi anlar.

Benim dikkatimi çeken şey ise bugün gördüklerim. Fazıl Say’a ait twitter adresine yazılanlar, edilen hakaretler. Ayıp gerçekten ayıp. Küfrettiğiniz kişi bir sanatçı. Serdar Ortaç, Demet Akalın gibi piyasa şarkıcısı değil. Bir sanatçı. O kişinin ülkemiz adına yaptıklarının %0.1′ini yapsanız kendinizi bu ülkenin kralı olarak görürsünüz. Hem ulu önderimiz, putlaştırdığımız, hakkında atıp tuttuğumuz ama başkası bir kelime etti mi çemkirmeye başladığımız, her 10 Kasımda hatırlayıp sonra unuttuğumuz Mustafa Kemal Atatürk ne demiş: “Sanatkar, toplumda uzun mücadele ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.”

Adam bir müzik dehası. Müzikal olarak bir şey diyorsa büyük ihtimal doğrudur. Kendi ¨engin¨ müzik bilginiz ile kıyaslamayınız. Hele kendisini yukarıda dediğim magazin programlarından tanıyorsanız. Asla.

Şunu anlamıyorum. Yıllarca Midnight Express ülkemizin imajını bozdu. Orhan Pamuk ülkemizin imajını bozdu diyenler. Türkün Türkten başka dostu yoktur diyenler bu tepkileri verenler. Savunduğunuz şey Arabesk. Adı üstünde Arabesk. Arap ezgisi demektir. Türk müziği değil. Bize ait bir şey bile değil. Bu saçmalık için mi ülkemizin yetiştirdiği en büyük sanatçılardan birisini ülkemize ve kendimize küstürüyoruz. Her söylediği şeye küfrediyoruz. Yeni bir Midnight Express çekilirse olay çıkarırız. Ama kendi değerlerimizi küstürmekte, meyve veren ağacı taşlamakta üstümüze yok. Ama top bize atıldığında ¨Yok efendim avrupalı başka abi¨ diyoruz her koşulda. Evet bir bakıma doğru. Avrupalı kendi değerlerini ne söylerse söylesin korudu.

Fazıl Say’ın bu lafını John Lennon’un meşhur ¨İsadan daha popüleriz¨ lafına benzetiyorum. Ve üzülerek söylüyorum ki tabu’lar hala var. Şu an bile istediğimiz şey hakkında her kim olursak olalım yorum yapamıyoruz, fikirlerimizi belirtemiyoruz. Belirtirsek de çelik gibi sinirlerimizin olması gerekiyor. Duygusal olanların söz söylemeye hakkı yok.

Ne farkımız kaldı sürekli eleştirdiğimiz dar kafalılardan. Düşünen beyinleri susturmakla ilerlenmediğini anlamamız için daha kaç medeniyet kurmamız gerekiyor. Bize verilen ile yetinip özgün olamaz mıyız? Hadi ama. Küfretmekten daha iyisini yapabiliriz. Buna eminim. İleride bu yaptıklarımız için pişman olacağımızı umut ediyorum. Ama bizde bu kafa yapısı oldukça daha çok kendimizi savunuruz.

Filed under Eleştiri, Müzik | No Comments »

Kurtlar Vadisi Gençliği

Posted on Temmuz 22nd, 2010

Facebook’ta Ana Sayfama bakınca ister istemez ¨cendere cendere¨ diye gülmeye başlıyorum. Kimisinin elinde silah varken çekilmiş resimler. Kimisi sanki 18 yaşında değilmiş gibi saçma sapan şeyler paylaşmış. Bazıları kıçından aforizma uydurmaya çalışmış. Ama ortak noktaları şu: Hepsi birer Polat Alemdar. Hepsi katil ruhlu. Ellerinde imkan olsa ¨Columbine Lisesine¨ çevirecekler etrafı. Sanki insan öldürmek çok kolaymış gibi.

Bu elemanların en büyük özellikleri tek başlarınayken sırtlan gibi olmaları. Ağır kelimeler kullanmamak için bu yazıyı yaklaşık 10 kere editledim ama elimden gelen bu kadar. Gerçekten sırtlan bir çoğu. Tek başınalarken yüzünüze gülen, sütten çıkmış ak kaşık modeli takılanlar 3-4 kişi beraber olduklarında kendi ekiplerini kuruyorlar. Suratlarında ciddi bir ifade. 18 yaşında Kurtlar Vadisi Styla. Bravo sizlere çok korkuyorum sizden her gece rüyalarıma giriyorsunuz. Sayenizde oldukça neşeli uyanıyorum.

Peki bunun nedeni nedir? Eğitimsizlik değil. Hepsi en azından lise mezunu. Kendilerini belli ettirmeye çalışmak olarak düşünüyorum bunu. Uups sırlarını ele verdim. Kafama sıkacaklar, beni çarmıha gerecekler.

Bu tavırlarının asıl nedeni kesinlikle bastırılmış egoları. Toplum kurallarından bir çıkış olarak görüyorlar bu şekilde davranmayı. Bazen düşünüyorumda bu elemanlar 30′larına geldiklerinde ne olacak? Pişman mı olacaklar. İnsanların onlara götleri ile gülmelerini unutabilecekler mi? Ciddi olmaya çalışıp şebek konumuna düştükleri için üzülecekler mi? İnsanları korkuttuklarını sanarak mastürbasyon yaptıklarını hatırlamak isteyecekler mi acaba?

Yoksa değişmeyecekler mi? Kendilerini insanların gözünde çapulcu formatından çıkarmayacaklar mı? Bunu yaparlarsa bu ülkedeki gençlerin yaklaşık yarısı ne yapacak. Neredeyse her gün ¨kız meselesi yüzünden sıra arkadaşını bıçakladı¨ şeklinde haberler görüyoruz. Acaba ileride ¨Karısına asıldığını düşündüğü iş arkadaşını bıçakladı¨ şeklinde haberlere mi doyacağız?

Bu durumlara hissiz mi yaklaşmalıyız bilemiyorum. Kültürlü insanlar ile ¨entel¨ diye dalga geçmekten vakit bulabilirsek bu ¨paşam¨dediğimiz şehir magandalarına karşı bir çözüm bulmalıyız. Adım gibi eminim ki burada laf attıklarım bana karşı tavır alacaklar. Ağza alınmayacak hakaretlere maruz kalacağım. Onların da tarzı bu. Düşüncelerine katılmadıklarına ağız dolusu hakaret ederler ve tehdit ederler. Eminim bu günlerde telefonum çalacak. Tıpkı onlar hakkında gerçekleri yazan başka bir arkadaşım gibi.

Peki sonunda ne olacak. İki üç çapulcudan korkarak bütün gazeteleri kapatacak mıyız? Kendi fikirlerimizi söylemekten korkacak mıyız? 1970′li 1980′li yıllar gibi fişlenmeyi yada öldürülmeyi mi bekleyeceğiz?

Cevabı zaman gösterecek. Ama benim cevabım kesin: HAYIR!

Filed under Eleştiri | No Comments »

Okulum (10. Sınıf)

Posted on Temmuz 20th, 2010

Hayatımın en kötü senesi bitmişti. Dinlenmek istiyordum. Ama 9. Sınıfta bize göstermedikleri Kimya’dan kalmıştım. Sınıfı geçmiştim ama o dersi vermek istiyordum. Malum ÖSS için önemliydi bu notlar (Bunu söyleyen ben miyim?)

Bunu neden anlattım? Kimya sınavına girdiğim gün ileride çok yakın arkadaşım olacak olan birisiyle o gün tanıştım. Bu olay daha sonra okulumda geçireceğim üç seneyi benim için hem daha anlamlı, hemde daha eğlenceli bir hale getirecekti. Nereden bilebilirdik ki? O gün kavganın eşiğinden dönmemize rağmen ilerde çok iyi arkadaş olacaktık.

Berbat bir yaz geçirdiğim söylenemezdi. Eski okulumdan bir arkadaşım ile yazlığım çok yakındı. Bir yaz resmen onunla beraber geçti. Dinlenmiştim. Bir sonraki seneye hazırdım. Yada ben öyle düşünüyordum. Eğitim sistemimiz bir kere daha beni yalancı çıkarmıştı.

10. sınıf başlamıştı işte. Sınıfımdan neredeyse kimseyi tanımıyordum. Aynı serviste olduğum iki çocuk, sınav günü az daha kavga edeceğim çocuk, sınıftan da şansıma bana en çok gıcık olanlar ile aynı sınıfa düşmüştüm. Sorun değil diye geçirdim içimden. Zaten okuldan nefret ediyordum. Ha arkadaşlarım var ha yok. Pek farketmezdi benim için.

Ancak her şey beklediğimden de kötü gidiyordu. Sınıfta popüler olmak isterdim elbette. Sene başında da bunu düşünüyordum. Ama biraz benim salaklığım, birazda sınıfın önyargısı yüzünden sınıfın şamar oğlanı gibi olmuştum. Zaten ilk gün belliydi böyle olacağı. Sınıfın şirinlik muskası olan bir arkadaşımız ilk gün kafama çanta fırlatmıştı. Onu asla affetmedim bu olay yüzünden. Eğer neden aramam gerekseydi hepsinden nefret etmem gerekirdi. Bir tanesi fazla beyazdı, başka biri de fazla siyah, biri rap müzik dinlerdi, diğeri ise derslerine fazla çalışırdı. Nefret etmem için çok sebeb vardı. Zaten 10.Sınıfta hepsinden nefret ediyordum. Şımarık gibi gelmişlerdi bana.

Eskiden aynı sınıfta benle olan birisi bana sürekli zengin piçi diyordu. Öyle sırtlan birisiydi ki sırtıma yumruk atar sonrada dostuz değil mi derdi. Diğerleri benden borç alır sonra ödemezdi. Benden aldıkları para ile McDonalds’a gideni mi arardınız yada alem yapmaya gideni mi. Beni çağırmaya zahmet etmedikleri yerler için benden para isterlerdi. Sonra da nefret ederlerdi benden. Ekonomik faktörler yüzünden de olabilir. Babam 1 senede bütün borçlarımızı ödemişti. Ama hayatından da 5 sene geçmişti. Haftanın 4-5 günü nöbet tutmuştu 1 sene. Düzlüğe çıkmıştık.

Borç isteme olayı 9.Sınıfta da vardı. Ama bu sene bu durum iyice sinirime dokunuyordu. Geçen senekileri sevmezdim. Beraber olmak istemezdim. Bunlar ile beraber olmak istiyordum ama olmuyordu işte. Zaten bir çoğu derslerde başarılıydı.

Böyle anlatınca inek sınıfı gibi geliyoruz kulağa. Ama sınıfta itliğin kitabını yazmış olanlarda vardı. Asıl onların popüler olması canımı sıkıyordu benim. O sırtlan eleman, kara çocuk, beyaz çocuk… Hepsinin kötü davranışları vardı. Onların yanında temiz aile çocuğu kalıyordum ben. Ama yinede terbiyesiz muamelesi görüyordum. Kendimi onlardan soyutlamak için kendimi iyice müziğe verdim.

Bambaşka şeyler keşfettim. Bambaşka türler, gruplar. Onlardan çok fazla müzik dinlerdim zaten. Ama bu durumu çok çok fazlaya taşıdım. Benle dalga geçenleri müzik konusunda eziyordum. Bundan zevk alıyordum. Aptala yatıyordum. Onları önemsemediğimi böyle ifade ediyordum. Sonuç yine aynı oldu. Kimse ciddiye almadı beni. Lise bitene kadar da böyle devam etti. Beyni olmadığını düşündüklerim kadar bile ciddiye alınmıyordum. Onları ciddiye alan kimdi peki?

İkinci dönem ile birlikte davranışlarımı düzeltmeye başladım biraz. 1-2 arkadaşım olmuştu bile. Annem okul-aile birliğine girmişti. Bu demekti ki yönetimde arkamdaydı. Bu durum milletin benle arasını iyi tutmaya çalışmasını beraberinde getirdi. Yine annem sayesinde yırtmıştım.

Öğretmenler ile aramı iyi tutmaya çalışıyordum ilk başta. Geneli iyi insanlardı. Özellikle İngilizce Hocamı çok seviyordum. Tek başarılı dersim olması yüzünden de ingilizce dersine yükleniyordum. Zamanla hocalar ile tartışmaya başladım. Matematikten ve kimyadan bir nebze hocalarım yüzünden soğudum. O insanlar görevlerini kağıt üstünde yerine getiriyorlardı. Sadece dersi işliyorlardı. Dersleri sevdirmiyorlardı. Hatta kendi karakterleri ve davranışlarındaki tutarsızlıklar yüzünden öğrencileri derslerinden soğutuyorlardı. Bununla ilgili bir denetleme mekanizması olmaması yüzünden bu lafların hepsi havada kalıyordu. Çünkü dersler işleniyordu.

Bize bağırarak ve gözümüzü korkutarak, bize hakaret ederek bizi yola getirmeye çalışan sınıf hocamız, 4 sene boyunca hiç bir işe yaramamış rehberlik servisimiz ve diğerleri ile okulun bize destek olduğu söylenemezdi.

Düşündümde arkadaşlarımı zebani olarak görmüşüm. Belki benim onları yanlış tanımam veya onlara kendimi yanlış tanıtmam sonucunda bir senemi boşa kaybetmişim arkadaşlar bakımından. En büyük pişmanlıklarımdan birisidir 10. Sınıf. Kendi hatalarım yüzünden bir çok şey kaybettiğim bir senedir çünkü o. 9.Sınıfta eskiden aynı okulda olduğum bir gerizekalının benim hakkında sınıfa kötü şeyler anlatması yüzünden insanların gözünde kötüydüm. Bu sene ise kendi egom ve hatalarım yüzünden… İşin komik yanı 9. Sınıftaki o kız benle iyi arkadaş olduğumuzu 5 sene boyunca aynı okulda okuduğumuzu anlatıyordu. Her neyse. lise hayatımda düzeltebileceğim tek bir şey olsaydı ben 10.Sınıfı seçerdim. 1-2 senelik düzeltme çabalarım ise bir nebze sonuç verdi. Hocalar ile aram ise yine hüsrandı…

Filed under Kişisel | No Comments »

Komple Tikkiyiz

Posted on Temmuz 19th, 2010

Sanırım böyle bir şarkı vardı 1-2 sene önce popüler olan. Konumuz bu değil. Yaşıyorsanız, belli bir zihinsel yada fiziksel özürünüz yoksa etrafımızdaki tikkyleri veya apaçileri fark etmişsinizdir demektir. Tebrikler sinir hastası olmaya bir adım daha yaklaştınız.

Etrafımızdakilerin yaklaşık %80′inin ¨tikky¨ olduğunu düşünüyorum. Kendime göre onları uzak tutmak için bir iki yol bile geliştirdim. Ama onları anlatmaya gerek yok. İnsan onlarda. Her ne kadar kendileri gibi olmayanları insan olarak görmeselerde…

Okullarımda ve dershanelerimde bu tiplerden bir sürü gördüm ve onlarla muhattap oldum. Zararlı insanlar değiller gerçekten. Sadece çok sinir bozucu oluyorlar. İnternet üzerinden onlarla konuşmak ise epey zor. Büyük-küçük harfler, salak kısaltmalar, sözcüklere garip harfler eklemek(yha vs.) onlar ile iletişimi epey güçleştirdi benim için. Sırf kendilerini büyük hissetmek için içki ve sigara içmek de onların bonusları.

Kimsenin içkisine sigarasına karışamam kabul ediyorum. Ama benim için ¨Ya canım boş işlerin adamısın¨ şeklinde fikir yürüttükleri zaman ister istemez bende kötü konuşuyorum. Üzgünüm ama benim hakkında kötü düşünceleri olan birisine karşı benimde kötü düşünceler beslemem kadar doğal bir şey olamaz.

Hatırladığım en eski tikky Avrupa Yakası’ndaki Selin adlı karaktere özenenlerdi. Çok matah bir şeymiş gibi. Ben büyürken onlarda büyüdü. Okulda gizli gizli makyaj yapmaktan sonra okula içki sigara sokmaya başladılar. İnsanların ilgisini çekemek için yaptıkları o kadar aşikar ki.

Böyle olma nedenleri ise bence kendilerine duydukları güvensizlik, yada fazla özgüven. Kendilerine olan güvensizliklerini pahalı yada çakma markaları giyerek örtmeye çalışıyorlar. Saçma davranışları ile, bebek gibi konuşmaları ile şirin olduklarını düşünüyorlar. Ailelerindeki mutsuzlukları yada kendi hırslarını bu şekilde insanları etkilemeye çalışarak örtmeye çalışıyorlar.

Kendi güvensizliklerini örtmeye çalışan tikkyler bence daha iyidir. Tedavi edilebilirler. Yaptıklarının saçma olduğunu anlayabilirler. Asıl korktuklarım ve endişelendiklerim kendilerine güvenen tikkyler.

Bunların mantığı ¨Ben kraliçeyim. Herkes bana tapıyor. İstediğm her şeyi yaparım¨’dan ibaret. Önemli biri olmak peşindeler. Ama bu hedeflerini gerçekleştirmek için akıllarını değil vücutlarını yada paralarını kullanıyorlar. Özgüvenleri o kadar tehlikeli ki onlara yanlış yaptıklarını söylemeye çalışırsanız ananıza sövülmediğiniz kalmaz. O bebek konuşmaları bir anda nasıl Bağcılar dilberi modeline geçer hala şaşırıyorum.

Kalın çerçeveli güneş gözlükleri ile başkalarının onun gözlerine bakmasını engelliyorlar. Biz kimiz ki onların gözlerine bakalım. Altımızda Mercedes yok sonuçta. Aslında bir çoğunun hedefi zengin ama tipsiz. Bol göğüs kıllı barzo eleman bulmak. Arkadaşları ise apaçi oluyor genellikle. İki zavallı grubun birbirleri ile bu derece samimi olması gerçekten imrenilecek bir durum.

Filed under Eleştiri | No Comments »

Zengin Ve Ahlaklı

Posted on Temmuz 18th, 2010

Yazlıktayken bir sürü şey hakkında düşünecek çok vaktim var. Zengin insanlar, medya, gündem. Evrensel ahlak(!) Bunu yazdığıma kendime inandırmam benim için inanılmaz güç aslında. Ahlak kurallarını saçma görürüm. Etrafımdakiler tarafından ahlaksız olarak tanımlanırım ama bana ne? İnsanların düşüncelerine karışamam veya onları yargılayamam. Sadece eleştirebilirim. Burada da onu yapıyorum zaten.

Ahlak büyük bir başlık aslında. Biraz kapsamını daraltmak lazım. Görgü diyebiliriz aslında bu yazı için. Evet zenginler de bizim gibi insanlar. Peki neden antipatik geliyor bir çoğumuza? Neden ¨Zenginin Malı Züğürdün Çenesini Yorar¨ gibi bir laf kullanıyoruz?

Bana göre bunun iki sebebi var. Birincisi kıskançlık -ki konum bu değil. İkincisi ise görgüsüzlük. Bunu herkes kabul edebilir. Etrafımızdaki zengin insanların büyük bir kısmı görgüsüz. Nerde nasıl davranacağını bilmeyen insanlar. İş hayatları yüzünden etrafındaki kişilere de acımasız davranan tipler. İyi birer iş adamı, yönetici olabilirler ama çoğunluğu insanlık bakımından sınıfta kalıyor.

Nedir görgüsüz zengin? Şöyle özetliyebilirim. Para kazandığı için insanlar tarafından takdir edilen. Bu davranışlar sonucu burnu kalkan. Kendine duyduğu güvenden dolayı herkesi satın alabileceğini düşünüp kendisiyle aynı görüşte olmayanları susturan yada susturmaya çalışmak için sürekli bağırarak komik duruma düşen. Magandalık yapsa bile sorunu parasıyla çözen bu yüzdende çoğu durumdan yırtan kişilerdir.

Davranışları arasında Jeep alıp son ses müzik açmak, havuza içki ile girip zavallı kölelerinin -pardon havuzda çalışanların- onların bardaklarını toplamasını beklemek. Kulak tırmalayacak şekilde gülüp her konuşmayı ekonomi tarafına çevirmeye çalışmak.

Nasıl korunacağız bunlara karşı: Unutmayın onlara karşı bir söz söylemeye hakkınız yok. AC/DC’nin de dediği gibi. ¨Money Talks¨ Ancak onları takmayabilirsiniz. Tahminimce onlar bunu anlamayacaktır bile. İşi hakkında saçma sorular sorarak onları bir şekilde ekarte edebilirsiniz. Denemek Bedava

Bana salon sosyalisti demeyin. Zenginler ile alıp veremediğim yok. Tek sorunum bulunduğu konumu hazmedememiş kişiler. Eğitimli insanlar zengin olduklarında (evet pek mümkün gözükmesede böyle şeyler de oluyor ülkemizde. Bazen) bulundukları konum için epey bir ter dökmüş oluyorlar. Ama babası zengin olanlar (hepsi değil), şansına zengin olanlar, sonradan görmeler bu gruba daha çok eleman veriyor.

Bu yüzden her ne kadar eğitimi eleştirsem bile son cümlem eğitim hakkında olacak. Bu durumları önlemek için ¨Eğitim Şart!¨

Filed under Eleştiri | No Comments »

Yaz Dizileri

Posted on Temmuz 18th, 2010

Yazın ortasındayız tam. Ekran diziler ile yarışmalar ile doldu taştı. Yine. Zaten dizi mantığı tam oturmamış ülkemizde yaz dizileri tam bir işkence oluyor. Bazen düşünüyorum. Kışın oynayan dizilerimiz ne ki yazın oynayan dizilerimiz güzel olsun. Sadece 1-2 tane yaz dizisi bence bu sene için iyi. Zaten son özellikle son zamanlarda Amerikan dizilerinden oldukça ¨esinlenen¨ dizilerimizinde durumu farklı değil. Benim en çok beğendiğim Avrupa Yakası bile bir Seinfeld klonuydu.

Asıl konu bu değil. Asıl konu insanlarımızın bu dizileri kabullenebilmesi. Sürekli bağıran, karşısındakine hayvan muamelesi eden bir insanı örnek alabilmesi. Emin olun dizi izlemek yerine History Chanel’ı izlesek veya National Geographic izlesek daha iyi olur bizim için. Sürekli aynı konuları işleyen dizileri izlemektense bu bahsettiğim kanalları izlemek benim daha çok hoşuma gidiyor.

Türk Dizi sektörü tam anlamıyla bir çöplük. Aynı oyuncular, aynı konular, aynı mekanlar. Artık Mafyalardan, kan davalı insanlardan, über zenginlerden yada ağalardan sıkıldım. Bayık aşk hikayeleri de belli bir süreden sonra insanı sıkıyor.

Diyeceğim odur ki: Televizyonun yeni yüzlere, yeni tarzlara ve yeni konulara ihtiyacı var. Abd’den aldığımız yarışmalar ile yada diziler ile olmaz bu iş. Daha çok talkshow’a ve daha yaratıcı dizilere ihtiyacımız var. En azından aşık olan liseliler yerine, basit bir öğrenci evi sit-com’u çekmek bana daha mantıklı gelir. Haksız mıyım? Hamile kalan lise öğrencileri tam olarak bizi mi yansıtıyor? Bu mudur Türk öğrencisi?

Hatırladığım kadarıyla aklı fikri sekste olan insanlar değiliz. Kızlarımızın amacı da sevişmek değil (Kabul ediyorum bir kısım kızların aklı orada. Bir sonraki yazım onlar hakkında) ve lisede hamile kalan arkadaşım da yok. Demekki bu dizi beni yansıtmıyor. Kurşunlanan arkadaşım yok. Nasıl 70′li yılların filmlerinde gençler discolarda Beatles dinleyip uyuşturucu kullanıyorlarmış gibi komik bir biçimde gösteriliyorsa günümüz sevişgen liselileride ileride bize aynı derecede komik gelecektir.

Filed under Eleştiri, Televizyon | No Comments »

Okulum (9.Sınıf)

Posted on Temmuz 17th, 2010

Bu sene lise sonunda bitti. Bende içimde kalanları, hislerimi, öğrenciyken söylenemeyecek şeyleri burada yazmaya karar verdim. Böylece başımı derde sokamam sanırım. Her ne kadar kızgın ve kırgın bir şekilde okulumdan ayrılmış olsamda Okulumun imajını kötü etkilememek için eleştirdiğim kişilerin isimlerini rastgele harfler ile sembolize edeceğim.

9.Sınıf hayatımda geçirdiğim en kötü zamanlardan birisiydi. Gerek ailemin ekonomisinin bozulması. Gerek ¨arkadaşlarım.¨ Gerek Şişli Terakki’den bu okula gelmiş olmanın verdiği moral bozukluğu.

Açıkçası attan inip eşşeğe binmek durumuna düşmüştüm. Hatta dürüst olmak gerekirse attan inip yolda yürürken araba çarpmıştı bana. Rezil bir okul gibi hissetmiştim. Ama inadım yüzünden ayrılmadım. Hatta ailem demişti bana. ¨oğlum istersen bahçelievler anadolu lisesine git.¨ Ama inatçıydım. Reddettim. Kendi kazandığım okula gitmek istiyordum. Şöyle bir sorunda vardı. Bahçelievler Anadolu Lisesi¨ Anafen’den çok öğrenci almıştı. Bende onlar ile çok anlaşamıyordum. Bu okulda devam etmemin asıl nedeni buydu.

Öncelikle okulun kaynakları kısıtlıydı. Bahçe ¨oturmamıza yarayan bölge¨ kadardı. Düz liseler ve süper liseler vardı. Bu zavallılarda kendi bastırılmış egolarını bize kötü davranarak tatmin ediyorlardı. Söz söyliyemiyorduk. Yada kendi adıma söyleyeyim ben söyleyemiyordum. İnsanlar tarafından ilk görüldüğü andan itibaren dalga geçilen biriyim ben.

Hoca kadrosu ise iki yüzlü, kıskanç, çıkarcı insanlardan oluşuyordu. İki gün önce bana pislik gibi davranan hocalar; babamın doktor olduğunu öğrendikten sonra bana ilah gibi davranmıştı. Bu durum beni oldukça güldürüyordu. Kayıt olurken o kadar övdükleri okulları beni tatmin etmekten uzak bir durumdaydı. Hatta okuldan nefret ediyordum. Hocaların yetersiz olduğunu düşünüyordum.

Arkadaşlarım ise kesinlikle kötüydü. Beni anlamaktan uzaktılar. Onlara göre ben hayal aleminde yaşıyordum. O sınıftan 1-2 kişi hariç etrafımda kimse yoktu. Gerçekleri söylediğim zaman ise sen ne anlarsın gibi tepkiler alıyordum. Dediğim olduğunda ise tek kelime diyemiyorlardı bana.

Not durumum pek kötü sayılmazdı. Ama veli toplantılarında hocaların ailemi gaza getirmesi sebebi ile evde sürekli bir kriz ortamı vardı. Okul Anadolu Lisesi olmuştu ama kafa hala Düz’dü. Hocalar göz korkutarak, rencide ederek bizi kontrol edebileceklerini düşünüyorlardı. Kimya hocamız müfettiş olduğu için 2. dönem kimya dersimiz boş geçti. Bize hoca bile koymayan okulumuz bana neden kimyadan kaldığımı açıklayamıyordu.

Okul Müdürümüz evlere şenlik biriydi. Konuştu mu en az 20 dakika susmayan. Sonunda da okuldan para kaçırarak ayrılan birisiydi. Başımı derde sokmamak için daha fazla konuşmuyorum.

Her günümün mide bulantısı ile geçtiği bir 9. sınıfım oldu. Yazılarımı sınıf sınıf yazmaya karar verdim. Bir sonraki yazım 10. sınıf ile ilgili olacak

Filed under Kişisel | No Comments »

Hangimiz Hayvan

Posted on Temmuz 10th, 2010


Hangi haber kanalını açsam karşımda her gün pitbull görüyorum. Pitbull yasağı sonunda hayvanlarını sokaklara atanları görüyorum. Pitbull sevmem ve köpekten korkarım. Ama bu köpeklerin hepsinin uyutulması bana göre vahşet. Benim gibi düşünmeyen bir sürü insan bulabilirim. “Ama yok şimcik onlar bebek parçaliyür.”"Peki ya azizim yolda insan yiyor onlar.”"Yav hacı onların ağzı kapanınca bir daha açılmıyormuş.”"Vay baba şeytan lan bu.” IQ seviyesi 40′ın üzerinde olan ve medyayı takip eden herkes bu argümanlardan birisi ile bu “soykırımı” bana savunabilir. Benim dediğim şey ise olaya birde farklı pencereden bakmak.

Pitbull bildiğim kadarıyla bir laboratuvar köpeği. Farklı iki tur köpeğin çiftleştirilmesi ile oluşturulmuş bir tür. Doğal olarak bu köpeklerin ihtiyaçları ve buna paralel olarak mali külfetleri daha fazla. Üstelik mental anlamda gelişmemiş bir tür. Bu demektir ki sahibinin sıkı disiplinine ihtiyaçları var. Sonuç olarak bu köpekleri onlarla ilgilenebilecek kadar bol zamanı olan, ayrıca ekonomik olarak hayvan için doyurucu bir bütçeye sahip olan insanların alması gerekiyor. Peki Türkiye’de nasıl?

Maalesef ülkemizde şöyle bir inanış var. Sahibi olduğum şeyler önemlidir. Elbette önemlidir. Ama ne zaman sahibi olduğun şeylerin; fikirlerinden ve aklından, eserlerinden önemli olduğunu, sahip oldukların ile başka insanları sindirebileceğini, onlara hava atabileceğini düşündüğün zaman bu yanlıştır. Eğer böyle düşünüyorsan “bana göre” hastalıklı bir düşünce anlayışın var.

Aynı hastalık maalesef pitbull sahiplerinde var. “Saldırgan köpek, dövüşüyor bu.” gibi düşünceler ile sırf yan sokaktaki boya saçlı mahalle kızına hava atmak için bu köpeği alan insanlar var. Apartmanda köpek beslenir. Süs köpeği olabilir. Ama bir Bulldog, bir Kangal, bir Pitbull apartmanda beslenmez. O zaman komşularada saldırır, sahibinede saldırır, banada saldırır.

Bu durumda ne yapmak gerekiyor. Öncelikli olarak eğer satılacaksa pitbull hala sahibinin mental yeterliliğine sahip olup olmaması tespit edilmeli. Aldığı pitbullun bir canlı olduğunun farkında olmalı. Sadece mamasını, suyunu koyacağın, hergün 10 dakika dışarı çıkaracağın bir eşya değil o. Hele hava atmak için değil o.

Soruyorum size burada pitbull mu suçlu yoksa Hayvanı bilerek saldırganlaştıran, ona eşya muamelesi yapan, onunla kızlara hava atıp sevmediği gençleri korkutan, okuldan çıkış saatinden itibaren onunla ilgilenenler mi suçlu? Yoksa bu duruma izin verenler mi suçlu.

Eğer köpekleri uyutup onları öldürecekseniz burada herkesin cezalandırılması lazım. Bütün sorumluları. Sahiplerinide bu hayvanları denetleyenleride. Ancak o zaman adalet yerini bulmuş olur.

Filed under Eleştiri | No Comments »